Hoşgeldin ziyaretçi giriş yapın ya da kayıt olun.
Kategoriler

HURAFELER

 AKAİT VE ÎMÂN     
    Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir zikir sohbetinde birlikteyiz.
Konumuz: Akait ve îmân.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in öğrettiği dîn öğretisi %100 Kur’ân’ı içeriyordu. O, Allah’ın kalbine yazdığı Kur’ân-ı Kerim’in bütününü kalbinden okumak yetkisinin sahibiydi. Başka bir alternatif olabilir mi? Kitaptan okuyor diyebilir miyiz? Hayır, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ümmî idi, okuma yazma bilmiyordu. Hiçbir zaman da öğrenmedi. Öğrenmesine gerek yoktu çünkü Allahû Tealâ kalbine Kur’ân-ı Kerim’i yazmıştı ve dilediği an, kalbindeki Kur’ân-ı Kerim’den hemen kullanıyordu.
Öyleyse Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Peygamber Efendimiz zamanında tatbik edilen sistem sadece Kur’ân’dı. Dîn o Kur’ân’la gerçek anlamda bir hüviyet kazandı. Çünkü evvelce vücuda gelen dejenerasyon Kur’ân için de gerçekleşecekti. Bir gün Kur’ân unutulacaktı. İnsanlar âlimlerin kendilerine yaptığı tebligatı uygulayarak Kur’ân’ın dışında bir tatbikatın içine gireceklerdi.
Allah ile olan ilişkilerinize bir şekil vermek istiyorsanız, Allah’a daha yakın olmak istiyorsanız Kur’ân’a bakın. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîsi, diyor ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur’ân’a bakın. Hiçbir hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz!” Neden olamaz? Olması neden mümkün değil? Çünkü Kur’ân O’nun kalbinde yazılı ve o kalbinde yazılı olan Kur’ân’ı bütün boyutlarıyla uygulamakla Allahû Tealâ tarafından vazifelendirilmiş. Başka bir şeyi uygulamak için değil, Kur’ân’ı uygulamak için.
O Kur’ân ki kendisinden evvel indirilen kitapları muhtevî. Yani Kur’ân, Hz. İsa’ya indirilen İncil’in, O’ndan daha evvel yaşamış olan Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ın bir benzeri, aynı hükümleri ifade ediyor.
Yani ne demek istiyoruz? 3 kitapta da Allahû Tealâ “Bu dîn Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” diyor. Kur’ân-ı Kerim’de de İslâm dîni için, Allahû Tealâ “Bu dîn Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” diyor, İncil’de de Allahû Tealâ “Bu dîn Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” diyor, Tevrat’ta da Allahû Tealâ “Bu dîn Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” diyor.
Dîn, muhtevası içinde inancı sembolize eder. Dîn inançtır, îmândır. Allah’a inanmayan bir insan dînini hiçbir şekilde yaşayamaz. Ne hristiyanlıkta ne musevilikte ne İslâm’da yaşayamaz, yaşaması mümkün değildir.
Öyleyse evvelâ dînler yoktur, sadece bir tek dîn vardır. O dîn Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. O dînin temel muhtevasına baktığımız zaman 3 esas görürüz:
1- Vahdet; Allah’ın tekliği.
2- Tevhid; Allah’a ruhlarını hayattayken ulaştırmayı dileyen kişilerin oluşturduğu tek
bir toplum, bir tek toplum, toplumun tekliği. Allah’ın tekliği, toplumun tekliği.
Neden toplumun tekliği? Çünkü Allah’a ulaşmayı insanlar dilemezlerse Kur’ân-ı Kerim’de onlar fırkalara ayrılmış sayılıyor. İfade son derece açık. Rûm Suresinde Allahû Tealâ diyor ki:
-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
“Allah’a yönel, Allah’a ulaşmayı dile ve böylece Allah’a karşı takva sahibi ol. Ve namaz kıl. O müşriklerden olma ki; Allah’a ulaşmayı dileyerek o müşriklerden olma ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır, herbiri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”
Ne oldu? Bir tek fırka, ne oldu? Arkasında, o bir tek fırkanın dışında kalan, geri kalan bütün fırkalar. Öyleyse bir tek fırka, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin fırkası. Geri kalan bütün fırkalar o tek fırkanın dışında kalmışlardır. Öyleyse onların kurtulmaları mümkün değildir. Onlar fıskta olanlardır, küfranda olanlardır. Her açıdan problemlerin bu standartlar içinde var olduğunu görüyoruz.
Sadece Allah’a ulaşmayı dileyen insanlar, onlar Allah için olanlardır ve cehennemden kurtulabilecek hüviyette olanlar da sadece ve sadece onlardır. İşte böyle bir dizayn içerisinde insanların bir bütün oluşturduğunu görüyoruz. Ama bu bütünün içinde insanların %90’dan fazlasının gideceği yerin cehennem olduğunu görüyoruz.
Allahû Tealâ dîne bir kaide koymuş:
-2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.
“Lâ ikrâhe fîd dîni: Dînde zorlama yoktur.
kad tebeyyener ruşdu minel gayy: Rüşd yolları gayy yollarından ayrılmıştır ve beyan olmuştur, tebeyyün etmiştir, açıklığa çıkmıştır.”
Öyleyse hiç kimseyi zorla dîn sahibi edemezsiniz. Buna çalışmak da boş bir dava olur. Bir insan zorla onu dîn sahibi etmek istediğiniz zaman belki sizin korkutucu faktörleriniz sebebiyle öyle görünür ama dîn o değildir ki. Dîn bir gönül işidir, sevgi işidir, insanın Allah’a aşk duymasıdır, evvelâ sevgi duymasıdır, daha üst kademede aşk duymasıdır, daha üst kademe de Allah’a hayran olmasıdır. İşte dîn budur.
Öyle bir dîni yaşadığınız zaman bu dünyadaki en mutlu insanlardan birisi olursunuz. Öyleyse sadece inanç kavramı üzerinde konuşuyoruz sizlerle ve de Kur’ân’a bakıyoruz. Allah’ın söyledikleri her açıdan kesinlik kazanıyor.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) için Allahû Tealâ Ahzâb Suresinde şöyle buyuruyor:
-33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.
    Allahû Tealâ: “Muhammed aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir, O Allah’ın Resûl’üdür ve Peygamberler’in Nebîler’in Sonuncusudur, Hatemun Nebîyyin’dir, nübüvvet müessesesi, peygamberlik müessesesi, nebîlik müessesesi O’nunla hitam bulmuştur, sona ermiştir, mühürlenmiştir.” diyor.
Öyleyse nübüvvet (peygamberlik) O’nun zamanına gelinceye kadar var. Hz. Musa bir peygamberdir. Hz. İbrâhîm bir peygamberdir. Hz. İsa bir peygamberdir. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) bir peygamberdir ve nübüvvetin hitam bulduğu peygamberdir. Öyleyse artık bir peygamber yani Kur’ân-ı Kerim’in tabiriyle nebî gelmeyecektir. İşte problemimiz burada başlıyor.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 200 yıl sonra insanlar adım adım bir tartışmanın içine girdiler. Dîn yani insanların felâha ermesi, cehennemden kurtulması olayı bir kenara bırakıldı. Kenara bırakmayan bir kesim var mıydı? Vardı. O kesim bugün de yaşamakta. Onlar tasavvufu gerçek anlamda yaşayanlardır. Yani Allah’a ulaşmayı dileyenler, Allah’tan mürşidlerini soranlar, sorarak Allah’ın kendilerine tayin ettiği, tasavvuftan olan mürşide tâbî olanlar, ruhlarını Allah’a ulaştıranlar (ki buraya kadarını Allah gerçekleştirir) daha üst seviyede fizik vücutlarını Allah’a teslim edenler, nefslerini Allah’a teslim edip daimî zikre ulaşanlar (ulûl’elbab olanlar), sonra daha üst kademe de muhlisler, daha üst kademede salihler; bunlar kurtuluşun bütün kanatlarını temsil edenler.
Ama şeytan bugün nasıl boş durmuyorsa, bütün insanları Allah’ın resûlünün karşısına çıkarmaya çalışıyorsa ve bunda da büyük ölçüde başarılı oluyorsa, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den, Son Peygamber’den 200 yıl sonra çürüme başlıyor. Sebep ne? Arkasında sadece âlimlerin konuyu 7 safha 4 teslimin bütününden -bir futbol sahası düşünün, onun bütünü bir de merkezdeki centerdaki daireyi düşünün- o daireye indirgemiş olmaları (hani o küçücük topun ilk ortaya atıldığı nokta).
Herşey, İslâm’ın bozgunu, mahvı böyle başlamış. Ne olmuş insanlar? İnsanlar inançları tartışmaya başlamış. Bir Mâturîdi çıkmış, bir Eş’arî çıkmış, birbirinden birazcık farklı 2 ayrı îmân çeşidi sunmuştur ortaya ve Mâturidî’nin taraftarları, Eş’arî’nin taraftarları 2 ayrı grup oluşturmuş. İnsanlar 7 safha ve 4 teslimi yaşayacakları yerde 2 grup olarak tartışmaya başlamışlar sadece.
Müşterek oldukları bir nokta var mı? Evet, var: İslâm âlemini felâkete götüren bir nokta, İslâm’ın 5 şartı; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. Bir de uydurma hadîs: “Bir bedevî, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelip diyor ki:
-Ey Allah’ın Resûl’ü, ben cennet girmek istiyorum, ne yapayım?
Cevap:
-Namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git, kelime-i şahadet getir.
-Ey Allah’ın Resûl’ü, ben bunları yaparsam gerçekten cennete girer miyim?
-Evet, girersin.”
İşte bu bir mevzu hadîstir.
Ne diyordu Peygamber Efendimiz (S.A.V)?
“Benim hadîslerim tartışılacaktır.” (İşte tartışılıyor bu konu.) “O zaman Kur’ân’a bakın. Hiçbir hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz.”
Bu hadîs Kur’ân’a aykırı mı? Kesin. Çünkü hiç kimse Allah’a mülâki olmayı dilemeden takva sahibi olamaz.
Öyleyse İslâm’ın 6. şartı var. O, Allah’a mülâki olmayı dilemektir. 7. şartını da söyleyelim: O da zikirdir.
Düşünün bir defa sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, muhterem dîn adamaları!
Zikir farz değil mi?
Günün yarısından daha çok zikir farz değil mi?
Daimî zikir farz değil mi?
Hepsi farz ve de bu farzlar İslâm’ın 5 şartının içinde yok. Yoksa bir insanın manevî tekâmülü de yok. Çünkü manevî tekâmülü sağlayan şey zikirdir. Hiç kimse zikir yapmadan ruhunu Allah’a ulaştıramaz. Allahû Tealâ üzerimize farz kılmış.
Şimdi insanların bu dizayn içerisindeki hüviyetine bakıyoruz:
-73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
    “Allah’ın ismi ile zikret ve herşeyden kesilerek Allah’a dön, Allah’a ulaş.”
Bu, ara sıra zikretmek. 33 bin zikre kadar olan kesim buraya giriyor.
Bir de günün yarısına kadar olan zikir, Allahû Tealâ Ahzâb Suresinde buyuruyor ki:
-33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.
    Daimî zikir de farz. Allahû Tealâ diyor ki:
-4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.
    “Namazınızı bitirdiğiniz zaman; ayaktayken de otururken de yatarken de hep Allah’ı zikredin.” diyor.
Öyleyse bunların hepsi farzsa ve bugün tatbikattan zikir kaldırılmışsa ve zikir olmadan Allahû Tealâ kalbimize nur göndermiyorsa nefs tezkiyesi hiçbir zaman mümkün olmayacak demektir. Hiç kimsenin de cehennemden kurtulması mümkün değil, özellikle bir evvelki Allah’a ulaşmayı dilememek sebebiyle. Dilemeyen herkes şirktedir.
İşte Mâturidî’nin ve Eş’arî’nin ayrı ayrı îmân standartları tayin etmeleri herkesin dikkatini çekmiş ve tartışma başlamış ve adım adım Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hem tatbik ettiği farzlar hem de sünnet-i seniyyesi unutulmuş.
Bu unutma müessesesine baktığımız zaman neden olayların îmân açısından da zedelendiğini anlarız çünkü Kur’ân’dan ayrılmış insanlar ve âlimlerin, Mâturidî’nin, Eş’arî’nin ve o süreç içersinde bugüne kadar gelen dîn âlimlerinin söyledikleri sözler Kur’ân’daki âyetlerin yerini almış ve İslâm, İslâm’ın 5 şartına indirgenmiş. Sadece dileyen insanlar Allah’a ulaşmak ve ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini Allah’a teslim etmek konusunda zikredecekleri cihetle, insanlar Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, zikir de yapmayacaklar ve kurtuluşları hiçbir şekilde mümkün değil.
İşte bu inanç tartışması noktasından başlayan tarifler zinciri, insanları korkunç yanlışlıklara götürmüş. Bunlardan birisi de nebî ve resûl kavramlarıdır. Şimdi akait ne diyor?
Akait diyor ki:
“Nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” Yanlış! “Nebîler peygamberlerdir.” tarafı doğru.
1- Nebîler peygamberlerdir ama kendilerine kitap verilmeyen değil, kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.
2- Kitapsız bir peygamber söz konusu olmaz. Bütün peygamberlere Allahû Tealâ kitap vermiş ama Hz. Nuh’un kitabı, Hz. İbrâhîm’in kitabı şu anda ortalarda yok. Ama Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Allah’ın onlara yazdırdığı kitaplar şu anda hamdolsun ki ortada.
Öyleyse peygamberlere Allahû Tealâ şeriat kitabı veriyor. Öyleyse “Peygamberler (nebîler) kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” demek, kitap açısından büyük bir yanlışlıktır. Ama akaidin 1. kaidesi bu: “Nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” Yanlış, üstünü çiziyoruz; “Nebîler, kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.”
İşte Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 81. âyet-i kerimesinde hiçbir şekilde şüpheye yer vermeyecek standartta bir hususu açıklıyor:
-3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye misak aldığı zaman, "İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?" diye buyurdu. (Onlar da): "İkrar ettik (kabul ettik)" dediler. (Allahû Teâlâ): "Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim." buyurdu.
“Ey nebîler, sizlere kitap verdik ve hikmet verdik.”
Ne diyor Allahû Tealâ? “Nebîlere kitap verdik ve hikmet verdik.” diyor.
Öyleyse bu âyet var olduğu sürece hiç kimse “Nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” diyemez. Bu ifadede doğru olan bir tek husus var; nebîlerin peygamber oluşu. Evet, Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V) için baştan söylediğimiz gibi Ahzâb Suresinde şöyle buyuruyor:
-33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.
“Muhammed hiçbir erkeğin babası değildir O, Allah’ın nebîsidir ve O, Allah’ın Resûl’üdür ve Nebîler’in Sonuncusudur.”
Burada bütün nebîlerin (peygamberlerin) aynı zamanda mutlaka Allah’ın elçisi olduğu, resûlü olduğu kesindir. Kesin olduğu da burada açıklanıyor. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz hem resûldür hem de nebîdir.
Neden resûldür? Nübüvvet O’na verildiği için aynı zamanda en üstün risalet temsili nebîler tarafından yapılan temsildir. O Nebî’dir, huzur namazının imamlığını nebî olarak yapmıştır ve huzur namazında son Nebî olan imamdır. O noktadan sonra imamlık müessesesi boş kalmamıştır ama velî resûller tarafından gerçekleştirilmiştir; nebî resûller tarafından değil, velî resûller tarafından gerçekleştirilmiştir çünkü O, Nebî’lerin Mührüdür, Sonuncusudur.
Görüyoruz ki; akaidin “Nebîler kendilerine kitap verilmeyen, resûllere verilen kitaplarla idare eden peygamberlerdir.” sözü bütünüyle değil ama bir kısmıyla yanlış. “Nebîler peygamberlerdir.” sözü doğru. “Nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” yanlış. “Başkalarının kitaplarıyla idare ediyorlar.” sözü yanlış.
Şimdi daha korkunç bir yanlışa geliyoruz. Akaidin 2. korkunç hatası: “Resûller, kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.”
Resûller peygamber değildir, nebîler peygamberdir. Biz de biz bir resûlüz ama peygamber değiliz. Bize Allahû Tealâ bir şeriat kitabı vermedi. Biz bir şeriat kitabının sahibi değiliz. Kur’ân da Tevrat da İncil de insanlara ne yapmalarını madde madde anlatan, yapmazlarsa karşılığını ödetecek olan müeyyideyi de, ceza müessesesini de ortaya koyan 3 temel kitaptır, 3’ü de peygamberlere indirilmiştir.
Allahû Tealâ peygamber olmayan resûllere kitap verir mi? Her zaman verir. Bütün devirlerde Allah’ın bir resûlü mutlaka vardır. Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonraki devirlerde bütün kavimlerde Allah’ın bir resûlü yaşadı. Şu anda da bütün kavimlerde bir resûl yaşıyor. Kıyâmete kadar da resûller yaşamakta devam edecek.
Allahû Tealâ Mu’minûn Suresinde diyor ki:
-23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
“Biz bütün kavimlere resûl göndeririz ve ardarda göndeririz, ardı arkası kesilmeksizin göndeririz.”
İsrâ Suresinde buyuruyor ki:
-17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.
“Biz bir resûl göndermedikçe hiçbir kavme azap etmeyiz.”
Ama biliyoruz ki; kıyâmet günü bütün insanlar mutlaka cehenneme uğrayacaktır. Onlardan Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün insanlar için cehennemde kalmak söz konusudur. Ötekiler cehenneme uğrayarak, ne kadar korkunç bir yer olduğunu görerek cennete ulaşacaklardır.
Şimdi muhtevaya bakıyoruz. “Resûller, kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” sözünün, “Kendilerine şeriat kitabı verilen” kesimi yanlıştır. Bütün devirlerde, peygamberlerin var olduğu devirlerde de peygamberin çıktığı kavmin dışındaki bütün kavimlerde resûller yaşamışlardır. Allahû Tealâ dilediklerine kitap yazdırmıştır ve onlar o peygamberin emrinde olmuşlardır.
Öyleyse Allahû Tealâ peygamberlere şeriat kitabı veriyor. Resûllere yazdırdığı kitap olursa onlar hiçbir şekilde (peygamber olmayan resûllere yazdırdığı kitaplar) şeriat kitabı olmuyor, bir sohbet kitabı hüviyetinde.
Öyleyse Allahû Tealâ’nın söylediği söz, doğru olan sadece odur. “Resûller, kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” sözünün ikisi de yanlış. Resûllere şeriat kitabı verilmez; bu sebeple yanlış. “Peygamberlerdir” sözü gene yanlış. Bütün resûller peygamber değildir.
Öyleyse akaidin muhtevası ne zaman o şekle dönüşmüş? İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den en az 2 asır sonra başlayan bir hareket görüyoruz ortada. İnsanların 2 ayrı inanç biçimine dönüşmesi, Mâturîdi ve Eş’arî. Onunla bitmiş mi? Hayır, bitmemiş. Arkasından başka ayrılıklar çıkıyor, bölünüyor İslâm. Şeytan İslâm’ı bölüyor. Hanefîler, Hanbelîler, Malikîler, Şâfîler; ayrı ayrı gruplar oluşturuluyor.
Şunu kesinlikle ifade edelim ki; mezhepler müessesesi olmayacaktır, mezhepler birleştirilecektir. Hepimiz kardeşiz. İslâm bir bütündür, parçalara ayrılmaması gerekir. Herkes nasıl bir davranış biçiminde olursa onu devam ettirebilir, herkesin meşrebine ve talebine bağlı bir husus. Ama hepimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in ümmetiyiz.
Öyleyse birlik buysa, İslâm muhtevası içinde hepimiz aynı haklara sahip olmalıyız ve fırkalara ayrılmamalıyız. Allahû Tealâ açıkça fırkalara ayrılmamamızı emrediyor. Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin 3. faktörü olan muhtevaya baktığımız zaman onun Allah ile ilişkisi olduğunu görüyoruz:
Teslim; ruhun teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi ve iradenin teslimi.
Kaideler hiç değişmemiş. Hz. Âdem’den Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar, ilk peygamberden son peygambere kadar hep aynı şeyler olmuş.
Vahdet; Allah’ın tekliği.
Tevhid; Allah’a ruhlarını hayattayken ulaştırmayı, Allah’a teslim olmayı dileyenlerin oluşturduğu tek fırka, fırkalara ayrılmamak. Çünkü o fırkanın dışındaysanız, Allah’a ulaşmayı dileyenlerden biri değilseniz o zaman o tek fırkanın dışındasınız. Yapmanız lâzımgelen şey inanılmaz derecede kolay. Sizi mutlaka Allah’ın cennetine ulaştıracak olan bir talep. Kalbinizden bir taleple Allahû Tealâ’ya: “Yarabbi, ben Sana ulaşmayı diliyorum, beni de ulaştır.” diyeceksiniz.
İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V), işte Kur’ân-ı Kerim. Ne yapmışsa hep Kur’ân’la yapmış, ne söylemişse hep Kur’ân’ın muhtevası içinde ve ölçüyü vermiş: “Benim hadîslerimi tartışmayın, Kur’ân’a bakın. Doğrusu ordadır.” diyor.
Şimdi böyle olduğu zaman hadîsin bir uydurma hadîs mi, yoksa gerçek hadîs mi olduğunu bir çırpıda ortaya çıkarmak her zaman mümkün. Hadîs bir gerçek hadîsse ne olur? O hadîs mutlaka Kur’ân’ın hükümleri içerisindedir. İşte elimizde kâinattaki en sağlam furkan var. Bütün hadîslerin sağlamasını yapmak rahatlıkla mümkün. Ölçüyü kim veriyor? Bizatihi o hadîsin sahibi veriyor: Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Peygamber Efendimiz.
Öyleyse tariflere baktığınız zaman, o akaidin vücuda getirdiği tarifler sakın sizi aldatmasın. Kur’ân’a bakın. Biz hep Kur’ân’ın âyetlerini ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sadece Kur’ân’a uygun olan hadîslerini söyleriz. Doğru olan da budur. Eğer dîn adamlarımız bunu akıl edebilirlerse, hadîsleri Kur’ân’la karşılaştırarak kullanırlarsa, bu noktadaki o derin aldanışın içinden çıkabilirler diye düşünüyoruz.
13 asırda Allah’ın insanları kurtuluşa ulaştıracak olan bütün hükümleri devreden çıkarılmış ve İslâm, İslâm’ın 5 şartına itilmiş durumdadır. Samimiyetle biliyoruz ki; dîn adamlarımız yani İlahiyat fakültesindeki doçentler, profesörler, öğretim üyeleri olsun, imam hatip liselerindeki öğretmenler olsun, Diyanetin İşleri Başkanlığı’nın 97 bin kadrosu olsun, bunların hepsi Kur’ân’ı esas almak mecburiyetindedir. Hepsine buradan hitap ediyoruz: İslâm’ın 5 şartıyla hiçbiriniz cehennemden kurtulamazsınız ve bu yanlış öğretiyi durdurmak mecburiyetindesiniz! Bunca insanın vebali sizlerin omuzlarında olabileceği için.
Eğer Allahû Tealâ bize bunları öğretmeseydi ne olurdu? Aynı şeyler şu anda devam ettiği gibi devam ederdi ve de sadece tasavvufu yaşayanlar Allah’ın cennetine girerdi, geri kalanların hepsi cehennem ehli olurdu.
Şimdi Allahû Tealâ bize öğrettiği Kur’ân ilmiyle -Dikkat edin! Başka bir ilim öğretmedi bize- biz âlimlerimizin henüz bakmadıkları, incelemedikleri ve tatbikata sokmadıkları Kur’ân’ın tatbik edilmeyen hükümlerini biliyoruz.
Onlar;
1- Allah’a ulaşmayı dilemek (3. basamak).
2- Mürşide ulaşıp tâbiiyet (14. basamak).
3- Böylece ruhu Allah’a ulaştırmak (21. basamak).
4- Sonra fizik vücudu Allah’a teslim etmek (25. basamak).
5- Sonra nefsi Allah’a teslim etmek (26. basamak).
6- Sonra Tövbe-i Nasuh’a davet edilmek, muhlis olmak (27. basamak).
7- Nihayet iradeyi Allah’a teslim edip, irşada memur ve mezun kılınmak (28. basamak).
Bunların herbiri Kur’ân âyet-i kerimesiyle farz kılınmış. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, 7 safha ve 4 teslimin hepsini, saydığımız 7 safhayı da ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederek 4 teslimi de bütün sahâbe gerçekleştirmiş.
Tekrar ediyorum;
1- 7 safhanın 7’si de farz.
2- Bu 7 safha ve 4 teslim bütün sahâbe tarafından yaşanmış. 7 safha da, 7 safhadaki 4 teslim de…
Hepsi Allah’a ulaşmayı diledikleri an cehennemden kurtulmuşlar ve de son noktaya kadar yürümüşler, irşad makamının sahibi olmuşlar.
Sahâbe, onlar Allah’ın sevgilileri. İşte Allahû Tealâ onlara bu hususu söylüyor. Onlar için diyor ki:
-9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
“O sabikûn-el evvelîn var ya onlardan bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi, bir de onlara ihsanla tâbî olanlardı.” Yani hepsi irşad makamının sahibi olmuşlar, iradelerini de Allah’a teslim etmeyi başarmışlar.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili dîn öğreticileri; bu istikamette hepimiz ağır bir sorumluluk taşıyoruz.
Söylediklerimizi ne zaman inceleyeceksiniz?
Ne zaman bu cehenneme doğru giden 70 milyondan fazla insanı kurtarmak için harekete geçeceksiniz?
Sizleri bekliyoruz. Onlar size inanıyorlar. Biz bütün söylediklerimizi Kur’ân âyetleriyle ispat etmemize rağmen onlar, bu kültürün sahibi olmadıkları cihetle ve sizin de samimiyetle inandığınız İslâm’ın 5 şartıyla cennete gideceklerini zannederek (sizinki de zandan ibaret) hareket ettikleri için sizlere soruyorlar. Sizler de bizim söylediklerimizi incelemek zahmetine girmediğiniz için, bunu belki bir küçüklük addettiğiniz için, belki Allah’ın bize bunları öğretebileceğine ihtimal dahi vermediğiniz için incelemek gereği duymuyorsunuz. Ama şu anda tarihin önünde büyük bir günahı işliyorsunuz. Onca insanın, 70 milyon insanın vebali sizlerin omuzlarınızdadır.
Allahû Tealâ sizleri affetsin.
E.H

Allaha Ulaşmak Farzdır © 2017
Tasarım ve Uygulama DevNokta